top of page

ON İKİ

1827 yılındasın ve 1827 Almanya’sında. Etrafına baktığında, bastığın toprak, karşısında durduğun bina sokaktaki insanların bile siyah beyaz olduğunu hayal et. Brandenburg. Bir evin içindesin. Ev de siyah beyaz, bir bebek sesine yaklaşıyor adımların. Sonra bir adam sesi duyuyorsun, adam seni görmüyor. Hem oradasın hem de hiç orada olmamışsın. Tarihi bir ana tanıklık ediyorsun sadece şu an farkında değilsin. Adam şarkı söyler gibi bir sesle bebeğe bakıyor. Şarkının tek cümlelik, iki kelimeden oluşan sözlerini duyuyorsun. Karl Detroit. Zaman öyle hızlı hatıralarla geçiyor ki geriye dönüp neyin, nasıl ve neden olduğuna bakacak fırsatın yok. Karl Detroit kim?


O anı düşünebiliyorsun sadece. Hatta o anda bile uzun süre kalamıyorsun. Ranzalardan oluşmuş bir odadasın şimdi. Siyah beyaz bir oda. Boş ranza yok hepsinde bir çocuk uyuyor. Bir çocuk uyumuyor. Neden buraya gelmişti? Neden bırakmışlardı onu tek başına? Ailesine bir şey mi olmuştu? Eğer olmadıysa bir aile bırakıp gider mi böyle çocuğu? Karl Detroit uyumuyor, o gidecek. Pencereden aşağıya bir şeyler sarkıtıyor. Kaçmayı koymuş kafasına, kemikleri de kırılsa atlayacak pencereden. Ne kadar yüksek gelirse gelsin atlayacak pencereden. Çocukla beraber kaçıyorsun yetimhaneden. Onu çağıran denizlere beraber yelken açıyorsun. Miço belgesini alışını izliyorsun. Hamburg limanına gittiğinizi biliyorsun. Sadece yaşadığın anın içindesin, kimsin sen demek istesen de onun attığı adımlardan gözünü ayıramıyorsun. 12 yaşında miço Karl Detroit’in İstanbul yolculuğuna eşlik ediyorsun. Denizin seslenen sesi ile uyanıyorsunuz. Karl Detroit’in gözlerindesin artık, tüm dünyayı oradan izliyorsun. Ne anlatmak istiyor kim bilir!


Bir büyünün içindeymiş gibi izliyorsun denizi. Beyaz bir kule durmuş suyun ortasında, seni çağırıyor sanki. Evet, eminsin seni çağırıyor. O zarif duruşun altında sana seslenen birileri var, bu birileri yıllar sonra bile yine sana seslenecek belli ki, “yapabilirsin” diyecek. Denize atlıyorsun, tutamıyorsun kendini. Yüzmeye başlıyorsun, gözünde büyüyen o beyaz kuleye doğru. Yaklaştıkça içinde haykırmak istediğin bir sevinç büyüyor. O kadar güzel ki. Hem denizin içinde hemde büsbütün dışında. Sanki oyuncakların en güzeli sana verilmiş gibi. Sanki evinden seni ayıran, yetimhaneye götüren tüm huzursuzluklar gitmiş gibi. Sanki yetimhanede ki o tek başına günlerin dolmuşta, seni kurtaran bu kuleye teşekkür etmek için yüzüyormuşsun gibi. Güçsüz düşüyorsun, denize yenildiğini sanıyorsun. Bir bekçi kaldırıyor seni kollarından, tek söyleyebildiğin gemiye geri dönmek istemediğin oluyor.Dönemin Dışişleri bakanı konumundaki Sadrazam Ali paşanın karşısına çıkartılıyorsun. Dönemin sorunlarını bırakıp seni dinlemek için karşında durduğunu o an fark etmiyorsun. “Neden İstanbul?” diye soruyor sana. Heyecanlısın o kadar heyecanlısın ki pencereye uzattığın parmağın titriyor. Sevdiğin bir oyuncağı gösterir gibi gösteriyorsun tarihin en mükemmel detaylarından birini. Ve her şey değişiyor. “Suyun içindeki şu beyaz kule var ya, onu çok sevdim.”İki ülke arasında sorun sebebi olan Karl Detroit’ i Almanlar geri ister. Sadrazam Ali Paşa ise kendi himayesine aldığını söyler. O artık Karl Detroit değil Mehmet Ali’dir. Aldığı eğitimlerden sonra Kırım Seferi, Bosna, Karadağ savaşlarına katılır. 2. Abdülhamit döneminde paşa ünvanını alır. Mehmet Ali Paşa 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı temsil eden üç kişiden biridir. Bu demektir ki Karl Detroit geldiği ülkeye Mehmet Ali Paşa olarak Osmanlı’yı temsil etmek için gitmiştir. Kaçtığı yetimhaneyi ziyaret etmiş, belki bir daha göremem düşüncesi ile. Ve Mehmet Ali Paşa, Almanya’dan dönerken talancılar tarafından linç edilerek öldürülüyor. Ve bir daha Kız Kulesini göremiyor. Öncesinde ise Mehmet Ali Paşa İstanbul’da evlenmiş ve dört kızı olmuştur. Mehmet Ali Paşa’nın torunu Celile Hanım’ın bir oğlu olur. 12 yaşında atılan o küçük kulaçları görmüştün. Hayır. O kulaçları bizzat sen atmıştın. Sanki duymuştun arkandan seni destekleyen o sesleri. “Az kaldı biraz daha yüz. Biraz daha dayan, yapabilirsin.” Sırf tekrar hayat bulsun diye dizeler.

O mavi gözlü bir devdi,


Minnacık bir kadın sevdi.


Kadının hayali minnacık bir evdi,


bahçesinde ebruli


Hanımeli


açan bir ev.


Bir dev gibi seviyordu dev,


Ve elleri öyle büyük işler için


hazırlanmıştı ki devin,


yapamazdı yapısını,


çalamazdı kapısını


bahçesinde ebruli


hanımeli


açan evin.


O mavi gözlü bir devdi,


Minnacık bir kadın sevdi.


Mini minnacıktı kadın.


Rahata acıktı kadın


yoruldu devin büyük yolunda.


Ve elveda! Deyip mavi gözlü deve,


girdi zengin bir cücenin kolunda


bahçesinde ebruli


hanımeli


açan eve.


Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,


Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:


bahçesinde ebruli


hanımeli


açan ev…

Nazım Hikmet Ran, 12 yaşında Karl Detroit olarak kız kulesine kulaç atıp, Sadrazam Ali Paşa’nın himayesine aldığı Mehmet Ali Paşa’nın torunu Celile Hanım’ın oğludur. 1950 yılında Nazım Hikmet 12 yıllık esaretinin ardından büyük dedesi Mehmet Ali Paşa’nın on iki yaşında yüzerek çıktığı Kız Kulesi’nin karşısında eğilmiş ve elini suya daldırmıştır. Ve on iki yıl sonra Paris’te Notre Dame Kilisesinin bahçesine bakan otel odasında İstanbul özlemini dışa vurduğu şu dizeleri yazar;


Koşmaca oynayalım Güzin’ciğim


Sen, ben, Dino birde Verusam


koşmaca oynayalım yağmurun altında yalınayak


başıkabak


ve geçelim Sen Mişel Bulvarı’ndan İstanbul’u


kovalayarak


ve fır dönelim Notre Dame’ın bahçesinde


Kız Kulesi’yle…


Yoluma ışık tutmaktan vazgeçmeyen değerli Sunay Akın hocama, güzel tarihimizin bilinmeyenlerini bizimle paylaştığı, kaynak olduğu, için çok teşekkür ederim…

Comments


bottom of page