top of page

rap pa...

Kadın, kahverengi duvarların arkasından gelen kavga sesleri eşliğinde uyuşukça kendi toparlanışını izliyor. Tartışmaların sebebi çözüme ulaşmak mı yoksa haklı iddiamızı kabul ettirmek midir? Yavaş hareket ediyor çünkü aralarında ki tartışmayı daha da büyüten çiftin ne kadar ileri gidebileceğini merak ediyor. Nasıl oluştuğunu bilmediği ve ona kapılmaktan korktuğu bir hisle karşı karşıya.  O hissi anlamak yerine dikkatini başka detaylara verirse karşılaşabileceği acıyla arasına uzun mesafeler koyacağına inanıyor. Beyaz gömleğini kaldırıyor gözleri ile aynı hizaya, katlıyor. Çiftin sesi gitgide azalıyor ve az önceki tartışmanın yerini sevgi sözcükleri alıyor. Karşılaşmaktan korktuğu acı hafifliyor. Acının bir ihtimal olarak hissedilmesi acının verdiği sıkıntıdan daha büyük bir ağırlık onun için, hafifliyor. Ütü sorunu olmayan bir hayatın düzenli dağınıklığına gülümseyerek katılıyor. Alışıyor, sorunların çözümleriyle birlikte doğduğuna inanıyor. Hayata alıştıkça mutluluğu büyüyor. Annesi görse sorumsuz bir hayat bu derdi, oysa kendini dinlemek istiyor sadece. Planlardan, en yakın ilişkilerin bile yarıştırıldığı paranın zekasından uzakta kalıp dinlenmek… Uzun süreli bir dinlenme olmalıydı bu. Tek başına yapmak istediği ama yapamadığı her şeyi yapabilmenin tam zamanıydı. Eskiciden aldığı tahta bavulunun içine koyuyor gömleğini. Süslerin ve pahalı olan her şeyin yerini muhakkak bir gün sade ve antika olanlar alacaktı. Peki, ne yapmak istiyordu? Bir şişe Süryani şarabı ve klasik müzik eşliğinde yüksek bir yerde manzarayı mı izlemeliydi? Hayır, kadın onun gibi insanlarla buluşmak istiyordu. Onlara selam vermek için yanıp tutuşuyordu kalbi. Tahta bavulun kapağında ki deri bölmeye kurşun kalemini ve not defterini koyuyor kapağını kapatıyor. Eski bir alışkanlık işte, not defteri ve kalemi olmadan seyahat edemiyor. İş yerine duyulan sorumluluk ömür boyu sürer mi? Kapatmak… Bir kitabı, defteri, dizüstü bilgisayarı, toplumun getirdiklerini… Yakınlarının ısrarla yap dediklerini ama yapmak istemediği her şeyi. Üzen, bıktıran ve yıpratan her şeyi kapatmak… Kadın’ın huyu yaşından küçüktü belki fakat hayalleri değildi. Artık değildi.  Her an kopabilir gibi duran, bavulun sapından tutarak topuklu ayakkabılarından çıkan ‘rap pa, rap pa’ sesi eşliğinde odasından çıkıyor. Hiç kimse olarak geldiği bu otelden kimsesizce çıkıp gidiyor. Ve ona tanıdık gelen tek ses, kadını hiç terk etmeyen topuklu ayakkabılarının sesi oluyor. Hayatına giren erkeklerin, Kadın’ın yanındayken öğrenip şarkı yaptıkları topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses…  Merdivenlerden hızlı ve sağlam adımlarla iniyor. Merdivenler bitmiyor, hep başa sarar gibi karşılıyor basamaklar onu. Penrose merdivenleri diye düşünüyor ve daha önce Penrose merdivenlerini neye benzettiğini hatırlamaya çalışıyor. İlerledikçe aynı yerlerden geçiyoruz diye düşünüyor. İlerlemiyoruz, diyor kısık sesle. Sadece harcanan çaba ilerlediğini düşündürüyordu. Çabasının karşılığında verilen yaşamasını sağlayacak şeyler sürekli Penrose merdivenlerini tırmanması için onu ittirmişti. “Sonsuza kadar mı? “sorusu ile tanıştığında ise kendini bu otelde bulmuştu. Bu basamaklara benzer hislerle basanlar muhakkak olmuştu, onları nasıl tanıyacaktı? Benzer düşüncelerle onlarla aynı yerlerden geçtiğini nasıl anlatacaktı onlara? Onları bulabilir miydi gerçekten de?  Kadın’ı bu otele getiren düşünce şimdi bu otelden giderken onu uğurluyordu.

    Son basamak. Çıkış kapısı ve Kadın sokakta. Hiç böyle hislerle ve bu denli kimsesiz çıkmamıştı bir otelden, kimsesizce. Rap pa, rap pa. Bir yerlere yetişmeye çalışırken yüzlerinin arkasına duygularını gizlemiş kalabalık ile çarpışıyor. Bir iz bırakmak istiyor onlara. Onlarda gerçeği görüp öğrensinler diye.  Ve yine adımları ile eziyor asfaltı. Sokağın sağ tarafında çam ağaçları, sıra sıra dizili. Ağaçların altında bir sürü kedi. Mutlu ve mırlayan kediler. Sokağın sol tarafında ise; marketler ile tekeller yan yana. Giyim dükkânları, kapalı müze, eski bir terzi, kahvehane ve kafeler, soğuk renkli evler ve önemli bir meseleyi telefonla konuşarak halletmeye çalışan insanların bu yapıların önünden geçişini izlerken bavulunun sapı kopuyor. Kadın’ı bu sefer farklı bir manzara karşılıyor. Etrafa saçılan iç çamaşırları, severek aldığı çiçekli sutyenleri, beyaz gömleği, etekleri, siyah tişörtleri, makyaj malzemeleri, mor renkli tarağı, dün bankadan çektiği bir miktar parası, kurşun kalemi, alışkanlıklarından dolayı yanından ayıramadığı not defteri ve sokağın sağından gelen keman sesi. İşte sahip olduğu eşyalar, işte her şeyi, herkesin gözlerinin önünde. Kemanın sesi… Rap pa, rap pa, rap. Küt siyah saçlı, zayıf ve uzun bir adam çalıyor kemanı, gözleri kapalı. İçinde hayallere daldığı çapkın gülümsemesinden belli, hayallerinde yalnız olmadığı da. Adamın önünde keman çantası, çantanın içinde büyük harflerle Mr. & Miss NUWANDA yazısı ve yazının önünde bozuk para yığınlarının arasında Atatürk’ün gülen yüzü. Adamın omzunda keman, kemanın gözleri kadında ve adamın gözleri hayalinde dans eden Nuwanda’yı izliyor. Beline kadar uzun ve bedenini saran dalgalı kahverengi saçları, saçları ile aynı ritmi tutan dolgun ve kuru dudakları… Esmer teninde beyaz bir gömlek, dizlerine kadar uzanan kalçasının bir karış altından başlayan yırtmacı ile dünyanın en güzel kahverengi eteği, kemanın sesi ile kirlenen esmer ayakları, ayaklarına batan yeryüzü ve ince uzun hareketsiz parmaklarının arasında rüzgârın söndürmediği sigarası. Kemancı Nuwanda için dans ediyor, kediler ise dağılmış bavulunu unutan Kadın ile beraber manzarayı izliyor. Büyüleniyorlar. Dansçı Nuwanda, Kadın’ın etrafında dönmeye, omuzlarına dokunmaya ve gülümsemeye başlıyor. Toplumun getirdiklerinden uzaklaşırken duyduğu ferahlamayı hissediyor Kadın. Dansçı kızın her omzuna dokunuşuyla acıya karşı hissettiği korku giderek yok oluyor ve ihtimaller kalmıyor artık. Kemanın sesi yükseliyor. Destination on course. İmkânsıza dokunur gibi duyuyor kulakları. Dansçı ve kemancı aynı bilgiçlikle selamlaşıyorlar. Daha önceden birbirlerini tanımayan iki aşıklar sanki. Birbirlerini yeni fark etmiş gibi. O selamda ki temiz ve içten duyguyu gören Kadın, ayakkabılarını çıkarıyor. Yeryüzünü ezen biri daha doğuyor böylece. Kirleniyor tüm sadeliğiyle ve beyazlığıyla. Dansçı ile bir uyum içinde buluşuyorlar, yakınlaşıyorlar.  Kadının kolları bedeninden bağımsız hale geliyor. Savruluyorlar. Kemancı hayalinin gerçekliğine açıyor gözlerini ve daha istekli çalıyor. Sokak ise, yeryüzünün saygı duyduğu bir sokak olarak hayranlıkla bakan gözlerle dolmaya başlıyor. Kediler bu büyülü manzarayı izleyenlerin bacaklarına sürtünerek dolaşmaya başlıyor.  Sokaktaki insanlar çoğalıyor. Yerdeki çamaşırlara şaşırıyor birçoğu. Çok dikkatli bakmıyorlar çünkü sorumsuz bir kadının iç çamaşırları da var orada. Eşyaların sahibi çoktan bu eşyaların yerde ki varlığını unutmuş bile, eşyaları kediler ne kadar düşünüyorsa kadın da o kadar düşünüyordu. Kadın’ın gözleri kapalı, vücudunun ritmi ise dansçı ile uyumlu. Kırık bavulunun sapı elinde düşüyor. Sarman koşarak kırık sapı yuvarlayıp gösteri alanından uzaklaştırıyor. Yuvarlanan kırık sap genç bir adamın ayaklarının önünde kalıyor. Eski kaygılar, eski hüzünler olarak Kadın’ın zihnine yerleşiyor. Yarının olmayabileceğini değil, teninde hissettiği sıcaklıkla kavuştuğu huzurun tadını çıkarıyor. Penrose merdiveninin gizemi, Kadın’ın çıplak ayaklarının ezdiği yeryüzü ile çözülüyor. Kadın’ın duyulan tek kelimesi ‘hayat’ oluyor ve 60lı yaşlarında ki Kadın’ın bu kelimesi kalabalıklarca tekrar ediliyor. Hayat devam ediyor…


Comments


bottom of page